Makaleler

ÇOCUK GERÇEKLİĞİ, KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ, TOPLUMSAL ELEŞTİRİ VE MİZAH: PİPPİ UZUNÇORAP

18. yüzyılın ikinci yarısında, toplumsal, tarihsel sürecin yarattığı bir gereksinme ve sosyo-ekonomik koşulların değişimi sonucu zorunluluk olarak başlayan çocuk edebiyatı, bu başlangıçtan, 20. yüzyılın ortalarına kadar gelen süreçte, çok büyük değişimlere uğramamış; temel anlayışını (temel çocuk bakışını) koruyarak; ancak yazınsal değerini artıran gelişmeler göstererek bir alan olarak saygın yer edinmiştir.
Geçen iki yüzyıllık süreçte etkin ve egemen olan temel çocuk anlayışını belirleyen faktörlere baktığımızda, bunların, nasıl bir çocuk, nasıl bir insan, nasıl bir yurttaş istendiği ile bağlantılı olarak ortaya çıktığını görürüz. Çocuktan beklentisi olan her kurum kendi anlayışını ona aktarmaya çalışmış ve kendi gereksindiği (istediği) figürü elde etmek için çaba göstermiştir. Ekonomik ve sosyal ilişkilerin değişmesi (büyük aileden çekirdek aileye geçiş, üretim ilişkilerinin değişmesi, feodal toplumdan modern topluma geçiş ve ulus devletlerin ortaya çıkışı ) ve yeni toplumsal yapılanmaların ortaya çıktığı 18. yüzyılda (modernleşme, sömürgecilik, aydınlanma felsefesi ve özellikle dinsel anlayış)  çocuk edebiyatı, yukarda değindiğimiz tüm kurumların talepleri doğrultusunda belirlenmeye çalışılmıştır ve bu süreç, kendi geleneksel yazın anlayışını da çok güçlü bir biçimde oluşturmuştur.  Ve elbette bu anlayışın gelenekselleşmesinde temel paradigmanın gücü de etkin olmuştur. Bu gün  eleştiriliyor, sorgulanıyor, karşı çıkılıyor olmasına karşın hala varlığını sürdürmesinin nedeni de, onu belirleyen faktörlerin, varlığını sarsılmaksızın sürdürmesinde yatmaktadır.
Ancak bu anlayış 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı sonucu sorgulanırlığını artırmıştır. Daha ileriki bölümlerde ayrıntılarına değineceğimiz sorgulanırlıkların başında gelen konu, çocuğa bakış ve çocuğun toplumsal bir varlık olarak ele alınışıdır. Başlangıçta bir bakış açısına göre saf, temiz ve -basitçe söylemek gerekirse- boş ama doldurulması gereken bir varlık olarak ele alınan çocuk ve ona dönük anlayış  yaşanan süreçteki çöküşler nedeniyle  sorgulanır olmuştur.
20. yüzyılın ortalarına kadar değişmeksizin süren bu süreçte geleneksel çizgi varlığını hep sürdürmüştür; ancak 60’lı yılların sonunda  yeni bir  çocuk edebiyatı anlayışı  gündeme gelmiş ve bu süreç edebiyata farklı bakış açıları  getirmiştir.
Yeni çocuk edebiyatı yazarları  kendilerini toplumu inceleyen sosyal gözlemciler  olarak görmüşler ve yetişkinler dünyasının çocuk algılamasındaki çarpıklığa karşı ciddi duyarlık göstermişlerdir.
Bu dönem yazarlarının çocuk edebiyatında temel aldıkları görüş  “çocuk eşitliği”ne dayalı çocukluk anlayışıdır ki  bu anlayışa göre çocuk, yetişkinle kendi gerçekliği içinde  eşdeğerdedir. Yani çocuklar eşit haklara sahiptir ve eşdeğer saygıyı hak ederler. Bu yeni çocukluk anlayışı,  çocuklara yaklaşımı değiştirmiş ve onlara önceden belirlenmiş şablonlar sunulmasına karşı çıkmıştır. Oysa geçen süreçte toplumlar bunu asıl yöntem kabul etmişler ve çocuğu ya kutsal bir mit haline getirmişler ya da biçimlendirilmesi gereken bir nesne olarak algılamışlardır. Bu da onları çocuğa karşı sınırsız yetkili kılmıştır.
Oysa yeni çocuk edebiyatı  tek tip çocuk anlayışına karşıdır. Onun mitleştirilmesine, kutsallaştırılmasına ya da nesneleştirilmesine de karşıdırlar. Çocuğa dönük tüm duygusal yaklaşımları, nostaljikliği, romantikliği, çocuksuluğu dışlamışlardır.  Çocuğa karşı önyargısız ve nesneldirler.

 

Yeni çocuk edebiyatı yazarları, genel olarak 30’lu yıllarda doğmuş bir kuşağı temsil ederler. Onlar çocukluklarını ya savaşın son yıllarında ya da savaş sonrasında yaşamışlardır. Bu dönem, sosyo-politik koşulların yarattığı   yoksulluk ya da yoksunluklar nedeniyle çocuklara özel bir muamele ya da özel bir dünyanın sunulamadığı bir dönemdir. Dönemin koşulları yetişkin ve çocukları öncelikle acı, yoksunluk ve yoksullukta eşitlemiştir.
Bu süreç aynı zamanda yetişkinlerin sarsılmaz iktidarının da gevşemesi anlamını taşıyordu. Bu da çocuklara bağımsız bir alan sağlıyordu.  Dönem yazarlarına baktığınızda genel olarak çocukluk anılarının duygusallık içermediğini görürsünüz. Anlatılanlar gönül rahatlatan değil aksine zor bir çocukluğun katı aktarımları olarak karşımıza çıkar.

Çocuğu toplumsallaştırma görevi mi onun iç dünyasının keşfi mi?
Yeni çocukluk kavramının edebiyatta yer almaya başlaması, yaşanan sürecin doğal bir sonucudur. Bu kavram aynı zamanda çocuk gerçekliği ve eşitliğini de temel alan bir kavramdır. Buna göre:

  • Eşitlikçi bir anlayışla  yaklaşılan çocuktan saklanan sır yoktur. Onlardan gizli bir şey olamaz. Çocuktan bilgi saklanamaz, bilgiye ulaşımı  engellenemez.
  • Toplumun bir parçası olan çocuk, o toplumun hangi mekanizmalarla yürüdüğünü bilme hakkına sahiptir.
  • Çocuk edebiyatı, çocuk okurlarına var olan toplumsal sistemin çelişkilerini, yapısını, kalıplarını anlatmayı kendine görev edinir.
  • Çocuk edebiyatı, toplumun merkezi çatışan güçleri olan kapitalistlerden,  işçilerden, kiracı ve mal sahiplerinden, devlet ve yurttaştan söz eder.    

Başlangıçta yukarda vurgulanan anlayışlardan yola çıkan çocuk edebiyatı yazarları, çocukların gerçekten anlamaya ve aydınlanmaya gereksindikleri konuların, onların kendi yaşamlarına dönük olması gerektiğini anlarlar. Çocuklar  asıl olarak aile içi gerginlikler, sıkıntılı okul durumları, mahallede kısıtlanmış oyun  alanları, arkadaş çevresinde yaşanan çekişmeler, karşı cinsle yaşanan sorunlar, yabancılaşma ve kendini öteki hissetme gibi sorun alanlarıyla ilgilidirler.          

Eşitlikçi çocuk edebiyatı, yazınsal bir kalıba sokulmuş politik didaktik tavırdan vazgeçip, çocukların ilk bakışta basit görünen sıkıntılarıyla ve dertleriyle dolu olan günlük yaşamlarını konu alan metinlere yönelmiştir.. Böylece, bu alan, çocukların gerçek yaşam koşullarını araştıran yetkin bir konuma yükselmiş; buna koşut olarak da yazarlar, politik kuram ve propagandayı merkeze almaktan vazgeçip, yansız ve insani vicdanı öne çıkartan sosyal gözlemciler olmaya başlamışlardır.
Bu gözlemler, çocukların günlük yaşamını etkileyen dış etkenler, onu belirleyen koşullar, çocukların haklarını kısıtlayan , onların gelişimini engelleyen, çocuğun gerçekliğini görmezden gelip(hiçe sayıp) onları yanlış anlayan ve anlatan yetişkinler dünyasına yönelmiş ve onları anlatmaya başlamışlardır. Oysa o güne dek yapılanlar çocukları gözleme dayanmamış, aksine, yazarların düşledikleri figüre göre biçimlenmişlerdir. Bu figür, saygılı, akıllı, iyilik ve sadakat dolu olarak tanımlanan bir figürdür. Onun(çocuğun) yaşam gerçekliği, psikolojisi, onu etkileyen ve biçimlendiren faktörler görmezden gelinmiştir.
Çocuk adına oluşturulduğu iddia edilen bu anlayışa dönük muhalefet, ilk İskandinav ülkelerinde  ortaya çıkar ve burada oluşan çocuk edebiyatı bu yeni anlayışa önderlik eder. İşte bu edebiyatın öncü yazarlarının başında Astrid Lindgren gelir.

Lindgren: Çocuk edebiyatında önemli bir dönüm noktası
İsveç’in Vimmerby kasabasında bir çiftlik evinde 14 kasım 1907 de doğan  Lindgren, çocukluğunda kahramanları kız olan kitapları okumaktan hoşlanırdı. O dönemden  kalan ilginç anılarından biri Sonders ve Madicken adındaki iki pilotun, uçaklarıyla evlerinin damına konmaya kalkmasıydı.
Lise öğreniminin ardından Stockholm’e taşınan Lindgren orada evlendi. İki çocuğu dünyaya geldi. 1940’ta ilk öyküsünü yazdı. 1945’te kızına onuncu yaş günü  armağanı olarak yazdığı kitap, daha sonra ona büyük ün kazandıracak olan Pippi Uzunçorap’tı.
Lindgren, Pippi Uzunçorap ile en iyi çocuk kitabı ödülü kazandı. Uzun yıllar editörlük yaptı. Pek çok ödül kazanan Lindgren 1958’de Hans Cristian Andersen ödülü, 1973’te Lewis Carroll Shelf ödülü, 1993’te Unesco Barış Ödülü aldı.1978’de Frankfurt Kitap Fuarında çocuklar için yazan dünyanın en büyük yazarı seçildi. Pippi Uzunçorap filme de alınan çağdaş klasikler arasında sayılmaktadır. Yazarın 80 kitabı bulunmaktadır ve kitapları 76 dile çevrilmiştir.
Pipi Uzunçorap’ın ortaya çıkışı. 75 yıldır devam eden serüven
Astrid Lindgren Pipi Uzunçorap’ı küçük kızının rahatsızlığı nedeniyle eve kapandığı dönemde  kendisini oyalamak için yazmaya başlar. Çalışmalarını ilk olarak 1945'ler de saygın bir çocuk edebiyatı yelpazesi olan Boniers'e götürür ama olumsuz yanıt alır. Yayınevi, metni, dönemine göre anarşist bulmuş ve reddetmiştir. Lindgren, döneminin klasik çocuk anlayışını reddeden  bir metin yazmıştır ve bu nedenle onun çocuk edebiyatı yelpazesinde yeri yoktur.
Ancak Raben&Sjögren yayınevi, kitabı yayımlama cesareti gösterir. Kitap piyasaya çıktığında ülkedeki hemen tüm yazarlar, öğretmenler, din adamları,  aileler, ahlak ve gelenekleri savunma adına ayağa kalkar.  Uzunçorap Pippi çocukları anarşist olmaya özendirmekle suçlanır, yargılanır hatta ortadan kaldırılması (yayımlanmaması) için davalar açılır.
Ama gün geçtikçe Pippi'nin ünü yayıldıkça yayılır başka ülkeleri gezer ve yayınevini iflasın eşiğinden kurtarıp dünyanın en iyi çocuk kitapları yayımlayan yayınevi listesinde ilk sıralara taşır.
Kitap tüm bu yönleriyle bizde de tepki çekmiştir.  70’li yıllarda TRT de dizi filmi yayınlanmaya başlanmış ancak hem eğitimcilerin hem de ailelerin karşı çıkması nedeniyle yayından kaldırılmıştır. Kitap halen eğitim sisteminde çok da sempatiyle karşılanan bir kitap olarak görülmemektedir, çünkü içeriğiyle okul sistemine dahil olması oldukça zordur; ancak tüm bunlara karşın kitabın çocuğa göreliği  ve içerdiği konu ve kurgu, onun çocuklarla buluşmasını kolaylaştırmış, metin, okul sisteminin dışında da okuruyla buluşmayı başarmıştır. Günümüzde sempatiyle okunan kitapların başında gelmektedir.

Pippi Uzunçorap
Türkiye’de Astrid Lindgren deyince ilk akla gelen kitaptır, Pippi Uzunçorap. Fantastik çocuk kitapları arasında bir klasiktir. Çocuğa kendi başına bağımsız bir dünya kurabilen ve bu dünya içinde onu özgürleştiren bir yapıdadır bu kitap.
Pippi’nin annesi, o daha küçükken ölmüştür. Dokuz yaşına kadar babasıyla denizlerde yaşayan Pippi, babasını bir adanın krallığında bırakır ve kente gelip, kentin ucunda bulunan bahçeli bir eve yerleşir. Pippi yetişkinler dünyasına aykırı gelebilecek tüm özelliklere sahiptir. Evde yalnız başına yaşar; balkonda at besler; okula gitmez; ama okul düzenini alt üst edecek, eğitim sisteminin tüm komik yönlerini ortaya koyar.
Yaşıtı bütün kız çocukları her gün düzgün taranmış kurdelalı saçları ile cici  bir kız olarak bebekleriyle oynarken ve yanı sıra  asla niçin sorusunu sormayıp büyüklerine daima itaat ederken; Pippi, çevresindekileri soru yağmuruna tutar, fantastik yolculuklara çıkar, korsanlarla savaşır, öylesine güçlüdür ki, benekli atı hastalandığında onu kucağına alıp kaldırır, evlerin çatılarında korkusuzca koşar, pencerelerden atlar, ağaçların tepesine çıkıp maymunu ile şarkılar söyler, evinde tek başına yaşar, dahası  kendi pastasını kendisi yapar
Ayrıca yalnız başına yaşayan bir kız olarak kadın özgürlüğünü de temsil eder.
 “…Yeni bir ev yapılsa, çimenler kesilse, toprak düzeltilip güzel güzel çiçekler dikilse Kibar Bay bile burada oturabilirdi. Kibar Bay Issız Köşkü satın almaya karar vermişti.(s.12)
…Geniş gövdeli  yamru yumru meşeye yan gözle baktı. Dalları Issız Köşkün damına kadar uzanıyordu.
“Bunu da kesmeli,”dedi kararlı bir sesle.
Giysisi mavi damalı olan güzel kız, bir çığlık attı.
“Pippi duydun mu?” diye bağırdı korku dolu bir sesle.
“Evet, evet bu çürümüş yaşlı meşeyi kesmek gerek,” diye söylendi Kibar Bay.
Mavili kız yalvaran bir bakışla,
“N’olur kesmeyin onu.” dedi. “Öyle güzel tırmanılır ki ona. Üstelik içi de boştur, girip içinde oturabilirsiniz.”
“Saçma,”dedi Kibar Bay. “ Ben ağaca tırmanmam bunu anlamış olmanız gerekirdi.” (s.12)
Kibar Bay, vahşi kapitalist sistemin sembolik temsilcisidir. Kar elde edebileceğine inandığı her yeri yağmalama, onu paraya çevirme hırsı dizginlenemez bir durumdadır. Çocukların, duygusal, ama aynı zamanda akılcı uyarılarını duymazdan geldiği gibi, kendisinin zaten bunu anlamayı sağlayacak bir geçmiş birikimin olmadığını da açık bir dille ifade eder.

Anika çekingen bir sesle,
“Her gün buraya oynamaya geliriz.” dedi.
“Bunu hemen önlemeliyim,” dedi Kibar Bay. “Bahçemde çocuk mocuk istemem, çekilir şey değildir.”
“Bu görüşünüze katılıyorum,”dedi  Pipi. Bir an zıplamasına ara verdi.  “Çocuklar öldürülmelidir.
“Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin?” dedi  Tomi titrek bir sesle.
“Bence çocukların hepsi öldürülmelidir,” dedi Pippi.  “Ama yok olmaz, çünkü o zaman hiç kimse büyüyüp birer Kibar Bay olamaz. Biz de doğrusu kibar baylarsız yapamayız, öyle değil mi?” (s.14)
Yukarda da vurguladığımız gibi Kibar Bay, karşısına çıkacak her şeyi paraya çevirmeye kodlanmıştır.  Sistem onu bu şekilde kodlarken aynı zamanda eğitim sistemini de buna göre biçimlendirmeyi ihmal etmez. Pippi’nin son cümleleri bu koşullanmaya dönük güçlü bir ironiyi içinde saklar.
Çocuklarla ilgili çok önemli noktalardan biri de onların sosyal yaşamın içinde nasıl tanımlandıklarıdır. Toplumsal temel anlayış onların varlıklarına hasbelkader –çünkü doğmuşlardır ve çünkü çocuklar toplumsal süreklilik için gereklidir- tahammül eder; ancak kendilerini sessel olarak görünür kılarak yetişkinler dünyasını rahatsız etmelerine de pek izin verilmez.
… Bayan Settergren, bir bardağa portakal suyu doldururken,
“Çocuklar görülmeli ama pek duyulmamalıdır,” dedi.
“Haklısınız,” dedi Pippi.  İnsanların hem gözleri hem de kulakları vardır. Her ne kadar gözleri şenlendiren bir görünüşüm olsa da  bana biraz da kulak verilmesi, hiçbir kötülük doğurmaz. Ama kimi insanlar kulaklarının  yalnızca kıpırdatmaya yaradığını sanıyorlar.” (s.22)
Pippi’nin Bayan Settergren’in sözlerine karşı çıkışı, -ki böyle başkaldırılar çocuk edebiyatına bu öncü yazarlar yoluyla girmiştir- edebiyatta yenidir ve yeni bir başkaldırıyı temsil eder.
Pippi Uzunçorap ve dil
Lindgren kavramlarla da dalga geçer. Pippi’nin bulduğu bir sözcük öyle yerlerde kullanılır ki, sözcüğün ne olduğundan daha çok ona yüklenen anlamın, algıların ve göndermelerin asıl işlevi taşıdığını metin bağlamına baktığımızda açıkça görürüz.
“İnanılacak gibi değil,” dedi. Dünyada bunca insan varken bunu benim bulmuş olmam, inanılacak gibi değil.”
Tomi ile Anika bir ağızdan,
“Ne buldun?” diye sordular.
 Pippi’nin yeni bir şey  bulmuş olması onları şaşırtmamıştı. Pippi her zaman böyle şeyler yapardı. Ama  ne olduğunu bilmek istiyorlardı.
“Nedir o bulduğun, Pippi?”
“Yeni bir sözcük,” dedi Pippi, onlara bakarak. Tomi ile Anika  orada olduklarını yeni fark etmiş gibiydi. “Yepyeni bir sözcük.”
“Neymiş o sözcük ?”  dedi Tobi.
“Olağanüstü bir sözcük,”dedi Pippi. Şimdiye kadar duymuş olduğum en olağanüstü sözcük.”
“Bize de söyle,”dedi Anika.
“Mıncırık,”dedi Pippi gururlu bir tavırla.
“Mıncırık mı?” dedi  Tomi. “Ne demek o?”
“Ben de bilmek isterdim,”dedi Pippi. “Tek bildiğim, elektrikli süpürge olmadığı.”
Sözcükler her zaman onu üretenlerin yüklediği anlamda kullanılmayabilirler. Toplumsal tarihsel süreç, sözcüklere, toplumun algısında deneyim, kültür, uygulanmışlık, kabullenmişlikler içeren bir zaman diliminde, anlamını ve anlamsal göndermelerini içselleştiren işlemde bulunur ve artık sözcüğü  her duyan, onun tarihsel süreçte yüklendiği anlamları- elbette kültürel birikimi çerçevesinde- algılayabilir. Bu nedenle Pippi’nin oluşturduğu sözcük olan “mıncırık” ne anlam taşıdığıyla değil ne anlam yüklendiğiyle değerlendirilebilir.

 

Pippi ve Değerler Sisteminin Çöküşü
Yetişkinler dünyası aslında kendilerinin bile yeterince inanmadığı bir değerler sistemi oluşturur ve kendileri, pek dürüst olmayan bir biçimde uymaz; ama uyar görünür.  Dahası, bu değerleri kendi iktidarını sürdürmek için de kullanır. Lindgren, tüm bunları, metninde çarpıcı biçimde ortaya koyar. Salt ortaya koymakla kalmaz onu alt üst eder. Yazıldığı dönemde oluşan tepkilerin haklılığı (!) elbette reddedilemez.

Bayan Rosenblum, bu minik kasabada yaşayan zengin yaşlı bir hanımdı. Eli oldukça sıkıydı, ama yılda bir kez okula gelir, öğrencilere ödüller verirdi. Hepsine değil tabii. Yalnızca uslu ve çalışkan çocuklara… Bayan Rosenblum, kimin gerçekten uslu, kimin gerçekten çalışkan olduğunu anlamak için çocuklara uzun uzadıya sorular sorardı. Bu yüzden kasabanın bütün çocukları onu düşündükçe tir tir titrerlerdi. Çünkü, ödevlerini yaparken ilgileri bir ara dağılacak olsa, ana babaları, “ Bayan Rosenblum’u unutma,” derlerdi. Bayan Rosenblum’un okula geldiği gün, çocukların, para, bir külah şeker ya da bir fanila getirmeden evlerine dönmeleri, utanç verici bir olay sayılırdı. Evet fanila… Çünkü Bayan Rosenblum, yoksul çocuklara giyecek dağıtırdı. Ama ne kadar yoksul olursanız olun, bir kilometrenin kaç santimetre olduğunu bilmezseniz, bir çöp alamazdınız.(s.38-39)
İşte bu süreç Pippi’nin devreye girişiyle değişir. Dahası alt üst olur. Pippi Rosenblum’un sorularını bilemeyen tüm çocukları ayrı bir yerde toplar,onlarla eğlenir  ve kişiliklerini incitecek hiçbir şey yaşamalarına izin vermez.

Lindgren eğitim sistemini çocuklar üzerinden alaya alır. Sistemin çocuk üzerindeki etkisini ironik bir anlatımla okuruyla paylaşır.
“Yolda ağlayan beyaz bir çocuk gördünüz mü, bilin ki ya okulu yanmıştır, ya da yarım gün tatil olmuştur. Ya da ne bileyim, öğretmen eve marpımlı ödev vermeyi unutmuştur. Okullar yaz tatiline girdiğinde  olanları anlatmak bile istemiyorum. Bir ağlamadır, sızlanmadır gider ki, insan bunları duyacağına, ölmüş olmayı yeğ tutar. Okulların kapıları, yaz tatili dolayısıyla kapandığında yaşsız bir tek göz bile göremezsiniz. Çocukların hepsi, ağlayarak evlerinin yolunu tutarlar. Aylarca marpım yapamayacaklarını düşündükçe, öylesine hırçınlaşırlar ki… Hiçbir şey onları bu kadar mutsuz edemez.”(s.68-69)
Pippi’nin bu okul tanımı elbette gerçeküstüdür, dahası çocuk gerçekliğiyle kesinlikle örtüşmez. Ama öylesine hoş anlatır ki, onu dinleyen çocuklar, başlangıçta şaşkınlığa düşerler; ama sonra anlatılanın tüm komikliğine rağmen, onu uyarma ihtiyacını hissederler..
Tomi ile Anika
Amma da saçmalıyorsun,” dediler.
Çocuk dünyası ya da gerçekliği, yetişkinlerinkinden kesin çizgilerle ayrılır, çünkü çocuk, kendi gerçekliği içinde (yetişkinlere göre) bencil, tüketici, üretim ilişkilerine geçinceye kadar yararsızdır ve görülmeye katlanılsa da, diğer talepleriyle birlikte yaşanmaya tahammül gösterilmesi oldukça zor bir varlıktır.
Yetişkinler dünyasının (gerçek anlamda) bu bencilliği, çocuğun, o dünyaya girmesini (gönüllü olarak) zorlaştırır. Bu da, oradan kaçış taleplerini ortaya koyar.
“Üçü de mutfak masasının çevresinde oturuyorlardı. Birden Tomi’nin neşesi kaçtı.
“Ben büyümek istemiyorum,” dedi kararlı bir sesle.
“Ben de,” dedi Anika.
“Büyümek pek özenilecek bir şey değil,” dedi Pippi. “Büyükler hiçbir zaman eğlenmesini bilmezler. İşleri güçleri sıkıcı çalışmalar, saçma sapan giysiler, gelin vergileri…”
“Gelin vergisi değil, gelir vergisi,” dedi Anika.
“Hepsi de aynı derece saçma,” dedi Pippi. “Boş inançlarla, saçam sapan düşüncelerle doludur hepsi de. Neymiş yemek yerken bıçağı ağzına sokmak uğursuzluk getirirmiş. Yok deve.”(s.106-107)
Pippi’nin vurguladığı gibi değerler sistemi de inanılır gerekçelere sahip değildir. Bıçağı ağzına sokmanın uğursuzluk getirmesi gibi. Oysa bunu başka türlü anlatmak ve inandırıcı olmak mümkündür. Belki de yetişkinler kendilerini anlatamadıkları için otoriter olmaktadırlar.

“Anika pembe geceliğinin içinde, yatak odasının penceresinde Issız Köşke bakıyordu.
“Bak, Pippi’yi görebiliyorum!” diye sevinçle bağırdı.
Tomi de pencereye koştu. Evet evet, o da Pippi’yi görebiliyordu. Ağaçların yaprakları döküldüğünden  Pippi’nin mutfağı buradan olduğu gibi görünüyordu.
Pippi masada oturmuş, başını kollarının arasına  almıştı. Önünde titreyerek yanan küçük muma dalmış bakıyordu.
“Öylesine yalnız bir görünüşü var ki,” dedi Anika. Sesi titriyordu.” Ah Tomi sabah olsaydı da şimdi ona gidebilseydik.”

“Bu yana baksa da ona el sallasak,” dedi Tomi.
Ama Pippi dalgın dalgın önüne bakıp duruyordu.
Sonra mumu üfledi.(s.111-112)
Yukardaki bölüme baktığımızda, tüm mizah metinlerinde olduğu gibi, ironi kadar hüzün de yüklüdür metin. İroni ve hüznün karışımı, aynı zamanda, düşünme ve sorgulamayı ve sorumlulukları yeniden ele almayı gerektirir.
Lindgren, güldürürken hüznü, hüzünlendirirken de sorgulamayı çok iyi harmanlar metninde.
Sonuç:
Astrid Lindgren’in Pippi Uzunçorap’ı korunma altına alınmış bir çocukluk döneminin yaşanıldığı ve böyle bir dönemin gerçek olmasının hayal edildiği “çocuk olma hakkı”nın sonsuz bir keyif ve aynı zamanda başkaldırı ile kullanıldığı edebiyat anlayışının öncüsüdür. Bu figür, 1950’lerden bu yana  Kuzey- ve Orta Avrupa Eşitlikçi Çocuk Edebiyatı’nda önemli bir sembol figürdür. Özgür bir çocuk olan Pippi, hayal dolu cesur rüyaları, korkuları, fantezileri ve içgüdüselliğiyle aslında sıradan, çocukça bir öznellik yaşar. Tüm bunlar, her şeyden önce çok önemli  bir güç imgesini kendi içinde saklı tutar. Bu nedenlerle yazar, onun güçlü, bağımsız, atılgan ve kendinden emin şekilde davranmasına izin verir. Metinlerde sıradan çocuklar olarak boy gösteren iki arkadaşıyla, Anika ve Thomas’la  beraber “bu insanüstü küçük varlık” (Lindgren’in kendi kadın kahramanını adlandırdığı gibi) bütün genç okuyucularının onun üstünlüğünü ve bağımsızlığını kıskandığı inanılmaz bir macera yaşar.
Pippi, atı ve maymunuyla beraber tek başına Issız Köşkte yaşar  ve at, sembolik olarak bütün gençlik enerjisini ve dizginlenmemiş dürtülerini sembolize eder.
İlgisiz ve antiotoriter davranışlarıyla Pippi, çevresindeki toplumsal norm ve kurallara yeniden ve yeniden karşı gelir, bu karşı koyuş onun kendine has yeteneğinin bir parçası olan  kırılmaz özgüveninin sürekliliğini de sağlamış olur.

KANAKÇA:
Asutay, Hikmet: Ergenlik Romanı, Doktora Tezi İstanbul 2000
Dahrendorf, Malte: Das Maedchenbuch und Seine Leserin, Belz Verlag, Weinheim und Basel 1978
Ewers, Hans Heino: Veraenderte kindliche Lebenswelten im Spiegel der Kinderliteratur der Gegenwart, Veraenderte Kindheit in der aktuellen Kinderliteratur, Hrsg,Hannelore Daubert- Hans Heino Ewers, Westermann Schulbuchverlag GmbH, Braunschweig 1995

Neydim, Necdet: Çocuk Edebiyatı, BU Yayınevi, İstanbul 2003
Neydim, Necdet:  80 Sonrası Paradigma Değişimi Açısından Çeviri Çocuk Edebiyatı, Bu Yayınevi ,İstanbul 2003

Lindgren, Astrid: Pippi Uzunçorap Cincin Adasında, Çev: Samiye Öz, Can Yayınları İstanbul  2000


Necdet Neydim






Tüm Yayın Hakları sozelti.com tarafından saklı tutulmaktadır.
Yazıların izinsiz olarak çoğaltılması yasaktır. Yazıların üçüncü kişilere verilmesi, izinsiz olarak çoğaltılması ve kaynak gösterilmeden kullanılması halinde hukuki işlem hakkını saklı tutarız
Copyright by Sozelti