Makaleler

PAMUK PRENSES  Riedel, Ingrid, Spieglein, Spieglein an der Wand - Maerchen vom Neidrn und Gönen

Bir kış günü kar taneleri, bembeyaz kuş tüyleri gibi gökyüzünden süzülüyorken siyah abanoz ağacından penceresinin önünde oturup dikiş diken bir Kraliçe varmış. Hem dikiş diken hem de canım manzarayı izleyen bu Kraliçe’nin iğnesi parmağına batıvermiş ve üç damla kırmızı kan bembeyaz karın üzerine damlamış. Öyle güzel görünüyorlarmış ki, “ Ah şöyle kar gibi beyaz, kan gibi kırmızı ve abanoz ağacı çerçeveleri gibi siyah bir çocuğum olsaydı”  diye içinden geçirmiş Kraliçe. Aradan çok geçmemiş, kar gibi beyaz, kan gibi kırmızı ve çerçeveler gibi siyah saçlı bir kızı olmuş. Teni öyle beyazmış ki ona Pamuk Prenses adını vermişler.  Fakat Pamuk Prenses doğduğunda Kraliçe ölmüş.
Bir sene sonra Kral başka bir kadınla evlenmiş. Çok güzel bir kadınmış bu, ama öyle kendini beğenmiş, öyle kibirliymiş ki kimsenin kendinden daha güzel olmasına tahammül edemezmiş. Bir de sihirli aynası varmış, karşısına geçip sorarmış;
“ Aynam, aynam duvarda,
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna da cevap verirmiş;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem!”
Aynanın yalan söylemediğini bildiği için bu cevabı duyunca çok keyiflenirmiş Kraliçe.
Fakat Pamuk Prenses günden güne büyüyüp, güzelleşiyormuş. Yedi yaşına geldiğinde gün gibi güzel, hatta Kraliçe’den de güzel oluvermiş. Ne zaman sonra Kraliçe aynasının karşısına geçmiş ve sormuş;
“Aynam, aynam duvarda
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna cevap vermiş;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda
Ama Pamuk Prenses sizden güzel bin kat daha!”
Bunu duyan Kraliçe kıskançlıktan alı al moru mor olmuş. O andan sonra ne zaman Pamuk Prenses’i görse, karnına ağrılar girer, ondan nefret edermiş. Kıskançlığı ve kibri yabani otlar gibi sarmış ruhunu, ne gecesi huzurluymuş artık ne gündüzü. Sonunda dayanamamış, bir avcı çağırmış, demiş ki; “ Şu çocuğu al ormana götür. Artık onu görmek istemiyorum. Ormanda öldür, kalbini ve ciğerini de bana getir ki inanayım öldüğüne!” Avcı “Başüstüne” deyip çıkmış. Almış Pamuk Prenses’i ormana götürmüş, tam bıçağını kınından çıkarıp da günahsız kalbini sökecekken Pamuk Prenses ağlayıp yalvarmaya başlamış; “ Ah canım avcı, ne olur kıyma bana, bırak gideyim vahşi ormanın derinliklerine. Bir daha asla dönmem geriye.” Pamuk Prenses öyle güzelmiş ki, avcı merhamet edip “ Hadi git bakalım zavallı çocuğum” demiş, vahşi hayvanlara yem olacaksın diye geçiriyormuş içinden. Fakat kendisi Pamuk Prenses’i öldürmek zorunda kalmadığından üzerinden bir yük kalkmış gibi hissediyormuş. Ormanın içinde gezinen bir yaban domuzu yavrusunu öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe’ye ispat olarak götürmüş. Hain kadın bunları bir güzel tuzlayıp pişirtmiş, Pamuk Prenses’in kalbiyle ciğeri sanıp afiyetle yemiş.
Gel gelelim zavallı Pamuk Prenses uçsuz bucaksız ormanda yapayalnız, ne yapacağını bilemiyor, yaprakları seyrediyor korkudan ecel terleri döküyormuş. Birden koşmaya başlamış. Sivri kayaların üzerinden, dikenli çalıların arasından koşmuş. O koşarken vahşi hayvanlarda etrafından geçip gidiyormuş ama ona hiçbir zararları dokunmamış. Yorgunluktan adım atamaz hale gelinceye dek koşmuş. Tam akşam olmak üzereyken küçücük bir ev görmüş, biraz dinlenmek için içeriye girivermiş. Bir de ne görsün! Evde her şey o kadar minik fakat o kadar tertipli ve düzgünmüş ki! Evin ortasında beyaz örtülü bir masa, masanın üzerinde yedi minik tabak, tabakların yanında yedi minik kaşık, onların yanında yedi minik çatal ve bıçak, onların önünde de yedi minik bardak varmış. Duvar kenarında yan yana sıralanmış yedi minik yatak, her birinin üzerinde de kar beyazı yedi minik örtü varmış. Pamuk Prenses o kadar aç ve susuzmuş ki, her tabaktan bir lokma yemek, biraz ekmek ve her bardaktan bir yudum şarap içmiş, bir tanesinin tamamını yalayıp yutmak istememiş. Sonra öyle bir yorgunluk bastırmış ki, yataklardan birine yatıp uyumaya karar vermiş. Fakat kimi çok uzun geliyormuş, kimi çok kısa. Nihayetinde yedinci yatak tam boyuna uymuş, onun üzerine kıvrılmış, duasını edip uykuya dalmış.
Ortalık iyice karardığında, evin beyleri çıkıp gelmişler. Bunlar dağlarda maden çıkaran yedi cüceymiş. İçeri girip de yedi minik lambayı yakar yakmaz eve birisinin girdiğini anlamışlar. Çünkü hiçbir şey evden çıkarken bıraktıkları gibi görünmüyormuş.
Birincisi; “ Kim benim minik sandalyeme oturdu?” demiş.
İkincisi; “Kim benim minik tabağımdan yedi?
Üçüncüsü; “ Kim benim minik ekmeğimden ısırdı?”
Dördüncüsü; “Kim benim minik sebzelerimden aşırdı?”
Beşincisi; “Kim benim minik çatalımı kullandı?”
Altıncısı; “Kim benim minik bıçağımla kesti?”
Yedincisi ise; “Kim benim minik bardağımdan içti?” demiş.
Sonra birinci cüce etrafına bakınmaya başlamış yatağının üzerinde bir çukur fark etmiş, “Kim benim minik yatağımda yattı?”. Bunu duyan diğer cüceler de kendi yataklarına bakıp “Benim minik yatağımda da biri yatmış!” demişler. Yedinci cüce ise yatağına baktığında orada mışıl mışıl uyuyan Pamuk Prenses’i görmüş. Hemen diğerlerini de çağırmış ve hep birlikte minik lambalarını Pamuk Prenses’in yüzüne tutmuşlar. “ Aman Tanrım, bu ne güzel bir çocuk!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan. Öyle mutlu olmuşlar ki, onu uyandırmaya kıyamamışlar. Yedinci cüce de sabaha kadar her bir arkadaşının yanında birer saat uyumuş. Böylece sabah olmuş.
Pamuk Prenses sabah uyanıp da birden bire yedi cüceyi görünce çok korkmuş. Fakat cüceler dostane bir tavırla “Adın ne senin?” diye sormuşlar. “Benim adım Pamuk Prenses.” “Evimize nasıl geldin?” diye sormuş bu seferde cüceler. Pamuk Prenses de onlara başından tüm geçenleri, üvey annesinin kendisini öldürtmek istediğini ama avcının canını bağışladığını, bu küçük evi görene dek bütün gün ormanda koştuğunu anlatmış. Cüceler de ona; “ Eğer bizim ev işlerimizi yapar, yemekleri pişirir, yatakları toplar, çamaşırları yıkar, söküklerimizi yamalarımızı diker, evi çekip çevirirsen bizimle kalabilirsin. Biz de senin hiçbir şeyini eksik etmeyiz” demişler. “Yaparım,” demiş Pamuk Prenses, “hem de seve seve.” Ve böylece cücelerin yanında kalmış. Sabahları onlar maden ocaklarına gidiyor, bütün gün altın ve değerli madenler çıkartıyorlar, akşam olunca eve dönüyorlarmış. Döndüklerinde de yemekleri çoktan hazırlanmış oluyormuş. Pamuk Prenses gün boyunca evde yalnız kalıyormuş. Fakat iyi kalpli cüceler onu üvey annesine karşı uyarıyorlarmış; “ Aman, üvey annene dikkat et. Senin burada olduğunu yakında öğrenecektir. Kapıyı kimselere açma, kendini koru!”
Bu arada Kraliçe, Pamuk Prenses’in kalbini ve ciğerini yediğini sanıp, yine en güzel kendisinin olduğunu düşünerek aynasının karşısına geçip sormuş;
“Aynam, aynam duvarda,
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna cevap vermiş;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda,
Ama Pamuk Prenses dağların ardında,
yedi cücenin yanında,
Sizden güzel bin kat daha!”
Aynanın yalan söylemediğini bilen Kraliçe, bu cevabı duyunca çok ürkmüş. Avcının kendisine yalan söylediğini, Pamuk Prenses’in hala hayatta olduğunu anlamış. Pamuk Prenses’in canını nasıl alırım diye düşünüp durmuş. Çünkü kendisi en güzel olmadan kıskançlığı bir an huzur vermiyormuş. En sonunda aklına bir fikir gelmiş. Elini yüzünü boyamış, üstünü başını değiştirip bohçacı kadın kılığına girmiş. Düşmüş yola, yedi dağı aşıp varmış yedi cücenin evine, başlamış kapıyı çalıp bağırmaya; “ Güzel mallarım var, satarım ucuza.” Bohçacıyı duyan Pamuk Prenses camdan dışarı bakmış ve “ İyi günler teyzeciğim, neler satıyorsun?” demiş. “ Güzel mallar, iyi mallar satarım. Her renkten korse bantlarım, kemerlerim var” demiş bohçacı kadın, içlerinden birini çıkartıp gösterirken. Pamuk Prenses, dürüst bir kadın onu içeri almamda bir sakınca yok diye düşünmüş ve kapıyı açmış. Kemerlerden birini beğenip almış. Yaşlı kadın “ Aman yavrum bu ne hal, ne kadar kötü görünüyorsun, gel de şu kemeri takıvereyim beline” demiş. Hiçbir kötü düşüncesi olmayan Pamuk Prenses yaşlı kadının yanına gelip dönmüş arkasını, yaşlı kadının kemeri takmasını beklemiş. Fakat kötü kadın öyle bir hızlı çekmiş ki kemeri, Pamuk Prenses’in nefesi kesilip yere yığılıvermiş. “ Sendin demek benden güzeli!” deyip, çarçabuk kaçıvermiş.
Kısa bir süre sonra akşam olmuş, yedi cüce eve dönmüş. Fakat Pamuk Prenses’i yerde ölü gibi hareketsiz yatıyor görünce öyle korkmuşlar ki! Hemen kaldırmışlar yerden ve belindeki sımsıkı bağlı kemeri görmüşler. Çözer çözmez Pamuk Prenses tekrar nefes almaya başlamış. Zamanla kendine gelmiş ve tüm olan biteni anlatmış. Bunun üzerine cüceler; “ O bohçacı kadın Allahsız Kraliçe’den başkası olamaz. Biz evde yokken sakın kapıyı kimseye açma, koru kendini!” diye uyarmışlar Pamuk Prenses’i.
Ama uğursuz kadın durur mu! Eve döner dönmez geçmiş aynanın karşısına;
“Aynam, aynam duvarda,
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna tekrar aynı cevabı vermiş;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda,
Ama Pamuk Prenses dağların ardında,
yedi cücenin yanında,
Sizden güzel bin kat daha!”
Bunu duyan Kraliçe’nin öfkeden kan beynine sıçramış, öyle ya Pamuk Prenses’in hala hayatta olduğunu öğrenmiş. “Sana öyle bir kötülük yapacağım ki bir daha kendine gelemeyeceksin” demiş kendi kendine. Bildiği büyüleri kullanıp zehirli bir tarak yapmış. Öncekinden farklı bir bohçacı kadın kılığına girmiş. Düşmüş yola, yedi dağı aşıp varmış yedi cücenin evine, başlamış kapıyı çalıp bağırmaya; “ Güzel mallarım var, satarım ucuza.”   Bunu duyan Pamuk Prenses camı açıp; “İçeriye kimseyi alamam, başka eve gidin” demiş. “ Bakması da yasak değil ya” demiş bohçacı, zehirli tarağı çıkarıp bohçasından uzatmış yukarı doğru. Pamuk Prenses’in öyle hoşuna gitmiş ki bu tarak, dayanamamış açmış kapıyı. Tarağı satın alınca yaşlı kadın “Dön de arkanı, güzelce bir tarayayım saçlarını!” Pamuk Prenses hiçbir kötülük düşünmeden dönmüş arkasını, fakat zehirli tarak saçlarına değer değmez göstermiş etkisini, kızcağız kendinden geçip yığılıvermiş yere. “ Seni güzellik abidesi seni, yıkıldın işte şimdi!” deyip gitmiş uğursuz kadın. Neyse ki bu sefer de çok geçmeden akşam olmuş ve yedi cüceler dönmüş eve. Pamuk Prenses’i yerde ölü gibi yatıyor görünce hemen üvey annesinin bir kötülük yaptığını anlamışlar. Hemen üstünü başını aramışlar ve zehirli tarağı bulmuşlar. Tarak saçlarından çıkar çıkmaz kendine gelmeye başlayan Pamuk Prenses olan biteni anlatmış. Yedi cüceler onu tekrar uyarmış ve kapıyı kimselere açmamasını söylemişler.
Kraliçe’ye gelince… O da koşmuş varmış sarayına, geçmiş aynasının karşısına;
“Aynam aynam duvarda
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna cevap vermiş;
 “Elbette Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda,
Ama Pamuk Prenses dağların ardında,
yedi cücenin yanında,
Sizden güzel bin kat daha!”
Yine aynı cevabı alan Kraliçe öfkeden kudurmuş, her yanı titremeye başlamış. “Pamuk Prenses kendi canım pahasına ölmeli!” demiş. Hiç kimselerin bilmediği, gizli bir odaya girip çok zehirli bir elma yapmış. Öyle güzel görünen al yanaklı bembeyaz bir elmaymış ki bu, görenin içi gidermiş bir ısırık almaya. Ama zehri öyle teshirliymiş ki; kim ki bir ısırık alır, o anda canından olur! Elmayı hazırlar hazırlamaz, köylü kadın kılığına girip yine düşmüş yollara. Yedi dağı aşıp varmış yedi cücenin evine. “Kimseyi içeri alamam” demiş Pamuk Prenses, “ yedi cüce yasakladı.” “ Olsun, benim için sorun değil, zaten derdim tasam elmalarımı elden çıkartmak. Al sana da vereyim bir tane.” demiş köylü kadın. “Olmaz, kimseden bir şey alamam” demiş Pamuk Prenses.
“Zehirlidir diye mi korkuyorsun yoksa?” diye sormuş yaşlı kadın. “Bak, bir elmayı ikiye bölüyorum, sen kırmızı yarısını ye ben de beyazını.”
Meğer elmanın yalnızca kırmızı tarafı zehirliymiş. Bu güzel elmayı yemeye öyle heves etmiş ki Pamuk Prenses, hem köylü kadın diğer yarısını gözlerinin önünde yemiş ve ona bir şey olmamış! Ellerini uzatıp almış zehirli yarıyı. Daha ilk ısırıkta yığılmış yere Pamuk Prenses. Kraliçe ise bir kahkaha atıp; “ Demek kar gibi beyaz, kan gibi kırmızı, abanoz ağacı gibi siyah! Bu sefer de yedi cüceler diriltsin de göreyim!” Tekrar saraya dönmüş ve aynasının karşısına geçmiş;
“Aynam, aynam duvarda
En güzel kimdir buralarda?”
Nihayetinde beklediği cevap gelmiş aynadan;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem!”
Böylelikle Kraliçe’nin kıskanç ruhu huzur bulmuş, zaten kıskanç bir ruh ancak böyle huzur bulur!
Yedi cüceler ise akşam eve gelince Pamuk Prenses’i yerde nefes almadan ölü gibi yatarken bulmuşlar. Hemen yerden kaldırmışlar, zehirlendiğinden şüphelenip her yerini aramışlar, belindeki kemeri çözmüşler, saçlarını tarayıp, su ve şarapla tüm vücudunu yıkamışlar, fakat hiç biri işe yaramamış, Pamuk Prenses’i kurtaramamışlar. Bir tabuta koyup üç gün üç gece başında yas tutup ağlamışlar. Gömmeye karar vermişler fakat Pamuk Prenses öyle canlı görünüyormuş ki, halen yanakları al almış. “ Onu kara toprağa gömemeyiz!” diye düşünmüşler. Camdan bir tabut yapmışlar. Böylelikle Pamuk Prenses her yanından görülüyormuş, üzerine de adını yazmışlar. Bir dağın tepesine çıkartmışlar ve sırayla yanında kalmaya başlamışlar. Hayvanlarda gelip ağlaşıyorlarmış, önce baykuş, sonra karga, sonra da martı gelmiş.
Pamuk Prenses çok uzun zaman tabutun içinde kalmış. Tıpkı uyuyor gibi yatıyormuş, hiç bozulmadan, halen kar gibi beyaz, kan gibi kırmızı ve abanoz ağacı gibi siyah.
Gel zaman git zaman, cücelerin yaşadığı ormanda kaybolan bir Prens, cücelerin minik evlerini görüp geceyi orada geçirmek istemiş. Derken, dağın tepesindeki tabutu, tabutun içindeki Pamuk Prenses’i görmüş. Altın harflerle yazılı ismini okumuş. Hemen cücelere dönüp “ Tabutu bana verin, bende size ne isterseniz vereyim” demiş. Ama cüceler “ Dünyanın bütün altınlarını versen yine de vermeyiz onu!” demişler. Bunun üzerine Prens “ O zaman bana hediye edin, bundan böyle Pamuk Prenses’i görmeden yaşayamam. Onu onurlandırmak ve biricik sevgilim olarak onunla olmak istiyorum!” demiş. İyi kalpli cüceler Prens’in haline acıyıp tabutu ona hediye etmişler. Prens, hizmetlilerine tabutu taşımalarını emretmiş. Tam yola koyulmuşlar ki, hizmetlilerin ayakları tökezleyip, omuzlarındaki tabutu sarsıvermişler. Bu sarsıntıyla Pamuk Prenses’in boğazına takılan zehirli elma ağzından çıkıvermiş. Çok geçmeden gözlerini açmış, tabutun kapağını kaldırıp doğrulmuş, yeniden canlanmış. “Aman Allah’ım, ben neredeyim?” demiş. Mutluluktan deliye dönen Prens “Benimlesin!” demiş. Bütün olan biteni anlatmış. “Seni dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum. Benimle birlikte babamın sarayına gel, eşim ol!” demiş. Pamuk Prenses de Prensten hoşlanmış ve onunla gitmeye karar vermiş. Hemen göz kamaştırıcı ve ihtişamlı düğünün hazırlıkları başlamış.
Düğüne Pamuk Prenses’in Allahsız üvey annesi de davet edilmiş. Güzel elbiselerini giyinip kuşanmış, geçmiş aynasının karşısına;
“Aynam, aynam duvarda
Kimdir en güzel buralarda?”
Ayna cevap vermiş;
“ Elbette Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda,
Ama genç Kraliçe sizden güzel bin kat daha!”
İlkin bir lanet savurmuş ama aslında içinden öyle bir korkuya kapılmış ki, yüreği ağzına gelmiş. Düğüne gitmekten de vazgeçmiş, ama içi içini yiyormuş, genç Kraliçe’yi görmeden duramamış. Salona girer girmez Pamuk Prenses’i tanımış ve korkudan donup kalmış. Ama Kraliçe için çoktan pabuçlar kızdırılmış, kıskaçlarla getirilip önüne konmuş ve bunları giyip ölene kadar dans etmesi emredilmiş.

 

 

İşte çocukluk çağımızda bizlere kıskançlığın ne olduğunu ve onunla nasıl başa çıkacağımızı öğreten Grimm Kardeşlerin Pamuk Prenses masalı…
Masalın başında Kraliçe sarayının penceresinden dışarıyı izlemektedir. Bu izlem onun, geleceği görmek istediğini ve gelecekle ilgili önsezileriyle anlamlandırılabilinir. Bakışları karın beyaz pırıltısına doğrudur. Pek kıymetli fakat sınırları keskin, siyah abanoz ağacı çerçeveden, bembeyaz uzakları seyreder Kraliçe.  Hayatında var olan umutsuzluk çerçevelerin karasındadır ve karın parlayan beyazlığıyla keskin bir tezat ortaya koyar. Aynı zamanda manzara buz gibi bir kış soğuğuyla örtülüdür. Kraliçe hayal mi kurmakta acaba?
Dikiş diker, bir şeyleri birbirine ekler, belki de yeni bir elbisedir diktiği, kim bilir? Öylesine dalgındır ki, elindeki iğneyi parmağına batırır, canı yanar. Ve karların üzerine kıpkırmızı kanından üç damla düşer. Bu manzara ile Kraliçe beyazın güzelliğinin ve dirimselliğinin farkına varır.
Masal sevgi, acı ve kış mevsimi üzerinde kurulmaya başlar. Kendi kendine hayallere dalan Kraliçe bir çocuk diler; Kar gibi beyaz, kan gibi kırmızı, abanoz ağacı gibi siyah. Beyaz, kırmızı ve siyah erken dönemde üç büyük Tanrıçanın rengidir ( Renkler bir üçlemeye işaret etmektedir; Beyaz, bakire bahar Tanrıçasının, kırmızı ergin yaz Tanrıçasının, siyah ise ihtiyarlık ve kış Tanrıçasının göstergeleridir). Gerçekten de Kraliçe kısa bir zaman sonra bir kız çocuğu dünyaya getirir. Teni kar beyazı, yanakları kan kırmızı, saçları abanoz siyahıdır. Teninin beyazından ötürü Pamuk Prenses adı verilir. Fakat maalesef Kraliçe, kızının doğumundan bir müddet sonra hayata gözlerini yumar. Pamuk Prenses anne sevgisini çok az tatsa da, annesinin “hayır duasını” alır; Beyaz, kırmızı ve siyah renklerin Tanrıçaların üçlemeleriyle olan ilişkisi burada farklı bir boyut kazanır. Üçlü Birlik sayesinde Pamuk Prensesin kaderi belirlenir ve annesinin hayır duasını da Teslis inancına uygun biçimde kazanır.
Kralın bir sene sonra evlendiği yeni eşi ise “ güzel bir kadınmış, fakat gururlu ve kibirliymiş. Güzellikte kendinden daha üstün birisine tahammülü yokmuş.” Bir aynası vardır yeni Kraliçenin. Her gün karşısına geçip kendini seyreder ve sorar; “ Aynam, aynam duvarda, kimdir en güzel buralarda?”   
En güzel olmak söz konusu olduğunda, güzel olma ihtimali olanlara dahi duyulan gizli bir kıskançlık her yanı sarıverir. Kraliçe’nin düşüncesi de ya en güzel olmak ya da büsbütün var olmamaktır. Kendisini de yaralayacak bir narsizm ortaya çıkar. Yunan mitolojisinde Kassiope’nin dünyalar güzeli kızı Andromeda’ya duyduğu kıskançlık bu masalda işlenen haset duygusuna paralel bir mitolojik örnek oluşturabilir.
Üvey kız Pamuk Prenses yedi yaşına geldiğine, tıpkı aynanın da dediği gibi “ gün gibi güzel, hatta Kraliçeden de güzel” bir kız oluverir. Kraliçe aynasından işittiği sözlerle yıkıma uğrar;
“Elbette Sizsiniz Kraliçem buralarda en güzel, ama Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel.”
Bunu duyan Kraliçe aynadaki aksinden görür ki, “kıskançlıktan alı al, moru mor olmuş.” Ayna sihirli bir göz gibidir; aslında boştur, sinesinde çektiği fotoğrafı olduğu gibi yansıtır. Sorgusuz sualsiz gerçeği söyler. Masalın devamında ise her yanı görebilen tanrısal bir göz olarak karşımıza çıkar ayna.
Kraliçenin kıskançlığı öyle yaratılmıştır ki, o bunun farkında bile değildir. Öyle ya, başkalarının güzelliğini ayna olmaksızın fark edemez. Kıskandığı şey gözünün önünden kaybolmalıdır, derhal yok edilmelidir. Kraliçenin kıskançlığı ve kibri birlikte gelişir, öyle güçlenirler, öyle Kraliçeyi ele geçirirler ki, ne gece ne gündüz huzur bulabilir. Kibir kıskançlıkta gizlenir, bir başkasına tahammül etmek mümkün değildir artık. Kıskançlık diğer yandan kişinin iç huzurunu da kemirir, bu bağlamda aslında en çok kıskananın kendine zarar verir.
Artık Pamuk Prenses gitmelidir, dahası asla ortaya çıkmamalıdır, hatta ormanda avcı tarafından öldürülmesi en iyisidir. Kraliçeye de ispat olarak kalbi ve ciğeri sunulacaktır. Pamuk Prensesin kalbini ve ciğerini yemek gerçekte kanibalist bir tutum olsa da, onun varlığının özünü, fiziki ve ruh güzelliğini bu şekilde sahiplenmek ister Kraliçe. Erken dönem kabile kültüründe, düşmanın kalp ve ciğerini yemek onun savaşçı gücünü ele geçirmek anlamında, sıklıkla gözlemlenen bir davranıştır.
Kraliçe, Pamuk Prenses’i ormana göndermekle, aslında farkına varmadan, onu koruyup kollayacak bir üvey anne yerine Doğa Ana’nın kucağına teslim etmektedir. Oysa bu çocuk, zaten öz anne sevgisini bile ancak yaşam hakkının varlığını ve sevildiğini fark edecek kadar tadabilmiştir. Güzelliği ve saflığıyla avcının merhametini kazanır ve nihayetinde kendini ormanın kollarına bırakıverir.
Kraliçe’nin Pamuk Prenses’e ait olan her şeye sahiplenme hırsı, Pamuk Prenses’in olduğunu sandığı kalbi ve ciğeri afiyetle yemesinde görülmektedir. Oysa ki mantıklı olan, kişinin kıskandığı fiziksel ve ruh güzelliklerini kendi karakteristiğinde içselleştirerek kazanmasıdır.
Pamuk Prenses tüm korkularına rağmen ormanda kalır, vahşi hayvanlar ona zarar vermeye kıyamaz. Sonunda kaderinin –aslında Doğa Ananın desek daha doğru olur- bir lütfu olarak cücelerin evini bulur. Toprak Anadan altın ve tunç çıkartan bu küçük maden işçileri, cüceler, mitolojik hikayelerdeki Doğa Ananın hizmetkarlarıdır.
Masalın bu noktasında da Pamuk Prenses’in  inancı ve güveni tamdır. Hiç çekinmeden cücelerin bu minik, sevimli, tertipli evine giriverir. Bir şeyler atıştırmaya cesaret eder, fakat tabaklardan bir tanesini silip süpürmektense hepsinden birer parça yemeğe karar verir. Sonra tam kendi boyuna uyan yedinci yatağa kıvrılır. Tüm inancıyla Tanrı’ya dua eder ve uykuya dalar. Masalın bu bölümüne içe dönük kişilik tutumu   açısından ele alırsak, Pamuk Prenses’in vahşi bir ormanda kimsesizlik içinde, “cüceler tarafından kurtarılmasıyla” sembolize ettiği, aslında ruhunun derinliklerini açtığı bir rüyada olduğunu anlayabiliriz.  
Yedi cüceyle birlikte Doğa Anayla bağlantılı ve kendini sürekli geliştiren hoşgörü ilkesi ortaya çıkmaktadır. Bu ilkeyle bağdaşık olarak Pamuk Prenses’in tüm güzelliğini Yedi Cücelerin kalbine açtığı görülür: “ Ne de güzel bir çocuk bu!” diye bağırırlar, onu uyuyor gördüklerinde. Cücelerin kalbi tertemizdir. Pamuk Prensesten tek beklentileri onlara evde yardımcı olmasıdır; eve çeki düzen versin, yemek yapsın. Prenses böylece ev işlerini, başkalarına göz kulak olmayı, düzeni yani belki de sarayda hiçbir zaman öğrenemeyeceği şeyleri öğrenir.
Cüceler bu saf çocuğu korurlar. Saflık genellikle güvenle birlikte gelişir. “Aman, üvey annene dikkat et!” diye Pamuk Prensesi uyarırlar. Cüceler, haset duygusunun kıskanılan yok olana kadar huzur bırakmadığını bilirler. Pamuk Prenses de cücelerin bu korunaklı, babacan dünyalarına tüm temiz kalpliliği ile kendini teslim eder. Bu küçük maden işçileri sabahtan akşama kadar çalışırlar. Daha önceden babasını tam olarak tanımayan Prenses de, gerçek bir babayla yaşıyormuş gibi tüm gün evde yalnız kalır.
Diğer yandan ölümcül kıskançlık ilkesi belirmeye başlamıştır. Pamuk Prensesin sözde ölümüne inanan ve kendisinin yeniden en güzel olduğunu zanneden Kraliçe, bir de aynasından bunu duymak ister. Aynasının karşısına geçer ve korkunç gerçeği işitir;
“… ama Pamuk Prenses dağların ardında, yedi cücenin yanında, sizden güzel bin kat daha.”
“Buraların” en güzeli olmak, Kraliçeyi zerre kadar memnun etmez. Bu noktada kıskançlık hırsla da birleşir. Pamuk Prensesin hala yaşıyor olduğunu duyunca ilkin içi ürperse de sonra hemen onu öldürmek için yeni planlara koyulur. Adı kıskançlık anlamına gelen Tanrı Zelos, her zaman kıskançlık ve hırsla ilişkilendirilen büyük bir haset sembolüdür, tıpkı bu masalda da Kraliçe’nin olduğu gibi.
Kraliçe’nin artık hiç huzuru kalmaz. Yaşadığı iç huzursuzluk, kıskançlığın kendine çektirdiği eziyetin ta kendisidir. Pamuk Prenses’i cücelerin yanından kaçırıp öldürmek için aklına bir fikir gelir sonunda: Yüzünü ve ellerini boyar, korse bantları gibi güzel eşyalar satan bir bohçacı kılığına girer. Kıskançlık kılık değiştirmeyi sever, satmak istediği güzel eşyalar, kıskandığı Pamuk Prenses’in nefesini kesecek bir ipe dönüşecektir.
Az gider, uz gider cücelerin evini bulur Kraliçe. Yoksa ona ayna mı gösterir nerede yaşadıklarını? Buluverir işte -kıskançlık bunu genellikle sağlar-, sözüm ona güzel eşyaları ve tüm iyi kalpliliği ile masum Pamuk Prenses’in yanına geliverir. Pamuk Prenses, “Sevgi dolu bir karşılama” ile bohçacı kadını selamlar ve içeri davet eder. Bohçacı, güzel görünümlü korse bantlarını gösterir ve bağlamasına yardım etmek ister gibi görünür fakat asıl amacı Pamuk Prenses’in nefesini kesmektir. Yani korse bantlarını öyle sıkacaktır ki Pamuk Prenses ölü gibi nefessiz kalacaktır.
Pamuk Prenses olan bitenden habersiz, daha da şık olma umuduyla bohçacıya bantları sıkması için izin verip de nefessiz kaldıktan sonra, “Sendin demek benden güzeli” diyerek oradan uzaklaşır Kraliçe. Neyse ki Cüceler tam zamanında yetişir. Eve gelip de Pamuk Prensesin cansız gibi yerde yattığını gördüklerinde çok korkarlar. Hemen tutup kaldırırlar ve dikkatle ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Sıkıca bağlanmış bantların farkına varırlar ve çözerler. Pamuk Prenses kendine gelir gelmez, üvey annesi konusunda onu tekrar uyarırlar; “O bohçacı kadın Allahsız Kraliçe’den başkası olamaz. Biz evde yokken sakın kapıyı kimseye açma, koru kendini.”
Kıskanç Kraliçe, tüm yaptıklarına rağmen Pamuk Prenses’in hayatta kaldığını aynasından öğrenince, öyle sinirlenir ki “ kan beynine sıçrar”. Onun hayatta kaldığını her öğrendiğinde öfkesi bir kat daha artmaktadır. Çünkü Pamuk Prenses adeta sihirli bir şeyler tarafından korunmaktadır. Bundan bir ders almaktansa zehrinin gücünü arttırır ve zehirli bir tarak yapar. Öyle kurnazdır ki, doğrudan güzelliğine kasteden bir korseyle öldüremediği Pamuk Prensesi bu sefer abanoz ağacı karası saçlarını taraması için yaptığı bir tarakla öldürecektir. Masalın seyri Pamuk Prenses’in artık çocukluk çağından çıkmış, genç kızlığa doğru adım atmakta olduğunu gösteriyor bizlere. Yoksa masal aynı zamanda yaşam evrelerinin gelişimini de mi anlatıyor dersiniz?
Kraliçe bu kez yaşlı bir kadın kılığına girer. Pamuk Prenses’e kendisini acındırarak sattığı tarakları gösterir. Her terbiyeli insan yaşlı bir kadının geri çevrilmeyeceğini bilir. Kıskançlığın kurnaz seyri tam da böyle gerçekleşir.
Pamuk Prenses bu kez daha temkinlidir: “ Kimseyi içeri alamam.” Ama tarak güzelliğiyle genç kadını kandırır. Cücelerin tüm tembihlerine karşı o güzelim saçlarını tarama isteği galip gelir ve bu ihtiyar kadının sattığı tarağı denemek maksadıyla bir kez saçlarını taramaya karar verir. Tarak, kafa derisine değer değmez zehrini geçirir ve Pamuk Prenses bir ölü gibi yere yığılır. “Seni güzellik abidesi seni, yıkıldın işte şimdi!” der merhametsiz Kraliçe. Hastalıklı narsist kıskançlığı, Pamuk Prensesin kendindeki bir güzelliği, saçlarını, sevmesini dahi kullanmaktadır. Sözümona Pamuk Prenses’in güzelliği için yapılmış bir tarak aslında onu öldürecek bir zehirle kaplanmıştır.
Neyse ki Cüceler yine tam zamanında yetişirler; Sevgi dolu, tedbirli Cüceler Pamuk Prenses’i neredeyse öldürecek olan zehirli tarağı bulup çıkartırlar. Fakat bu sefer yalnızca kendisine dikkat etmesi için uyarmakla yetinmezler; Kraliçe’nin kan bürümüş kıskançlığına karşı da Pamuk Prenses’i uyarırlar.
Kraliçe, Pamuk Prenses’in üçüncü kez ölümden kurtulduğunu duyunca öfkeden deliye döner ve kendi hayatını dahi ortaya koyarak bir yemin eder: “Pamuk Prenses kendi canım pahasına ölmeli!” Haset kişiye benliğini unutturan öyle bir duygudur ki, kıskanılanın ölmesi için kıskanan kendi canını ortaya koymaktan çekinmez. Yani diyebiliriz ki, kıskançlar kendi hayatlarını önemsemeden umarsızca yaşarlar. Onların görebildikleri tek hayat kıskandıkları kişinin yaşadığı hayattır!
En sonunda Kraliçe, hiç kimsenin bilmediği gizli bir odada, zehri çok kuvvetli bir elma hazırlar: “Öyle güzel görünen al yanaklı bembeyaz bir elmaymış ki bu, görenin içi gidermiş bir ısırık almaya. Ama zehri öyle teshirliymiş ki; kim ki bir ısırık alır, o anda canından olur! ” Masalda elma figürünün birbirlerini aşkla baştan çıkartmak ve birbirine yetmek anlamında erotik bir simgeselliği de vardır. Zehirli elmayla olan bu yakınlaşma “Yahuda’nın öpücüğü” ile benzerlik göstermektedir. Yahuda’da öpücüğü ile efendisi ve arkadaşını sözümona bir sevgi işaretiyle ele vermişti.
Kıskançlık bir kez kılık değiştirdi mi onu tanımak oldukça güç hale gelir. Hatta öyle temiz yürekli, içten görünebilir ki, karşısındakiler tüm düşüncelerin samimiyetle dile getirildiğini sanırlar. Oysa o “samimi” düşüncelerin arkasında, pür zehirler gizlenmiştir. Kimi zaman kıskançlık, dostundan bir şeyler çalan bir hırsıza da dönüşebilir. Yaptıklarından, kendisinden medet uman zavallılara yaptıkları yüzünden ayıplanmakla gurur duyar. Ancak böyle bir neşe kıskanç, kokuşmuş ruha yakışır. Masaldan buna örnek olarak bohçacı kadının, güzelliğine güzellik katmakla kandırdığı genç kızın nefesini keserek öldürmeye çalışması verilebilir.
Kraliçenin üçüncü girişimine dönersek, Pamuk Prensesin tedbiri elden bırakmamakta ısrar ettiği görülür. “ İçeriye kimseleri alamam, Yedi Cüceler yasakladı.” diye seslenir kılık değiştirmiş Kraliçe’ye. Fakat bu sahte köylü kadın, elmayı satmadığını hediye etmek istediğini söyleyerek Pamuk Prenses’i kandırmaya çalışır. Pamuk Prenses karalılıkla cevap verir: “ Olmaz, kimseden bir şey alamam.” İşte bu anda kıskanç Kraliçe büyük bir kurnazlıkla “ Zehirlidir diye mi korkuyorsun yoksa?” diye sorar.  Gerçekten de hiç çekinmeden, korkusuzca elmadan bir ısırık alıverir. “Bak, bir elmayı ikiye bölüyorum, sen kırmızı yarısını ye ben de beyazını.” der. Kraliçe’nin beyaz tarafından bir parça yemesi Pamuk Prenses’i ikna eder, oysa ki elmanın yalnızca kırmızı tarafı zehirlidir. Ve elmayı ısırır ısırmaz Pamuk Prenses’in cansız bedeni yere yığılıverir.  Artık ayna katilin güzelliğini onaylar. “ Kraliçem, elbette Sizsiniz en güzel buralarda.” “Böylelikle Kraliçe’nin kıskanç ruhu huzur bulmuş, zaten kıskanç bir ruh ancak böyle huzur bulur” diye yorum yapar masal. Oysa iç huzurunu arayan birinin kıskançlıkla ne işi olabilir ki!
Dehşete kapılan cüceler ellerinden gelen tüm çabayı göstermelerine rağmen bu sefer Pamuk Prenses’i uyandırmayı başaramazlar. Üç gün boyunca yas tutup ağlarlar. Oysa Pamuk Prenses’in halen yanakları al aldır, öyle canlı durmaktadır ki, onu toprağa vermeye gönülleri razı olmaz. Camdan bir tabut yapıp güzelliği görünsün diye Pamuk Prenses’i bunun içine koyarlar. Cam tabutu da bir dağın üzerine taşırlar. Pamuk Prenses’in adını tabuta yazarlar. Sırayla bütün cüceler başında bekler tabutun. Masalın bu noktasında yüce anne, “Doğa Ana”nın lütfu ve duygudaşlığı da hissedilir; öyle ya bilgelik sembolleri baykuş ve karga ile özgürlük sembolü martı da genç kadın için gözyaşı döker. Pamuk Prenses’in güzelliği parıldamaya devam eder ama asla kirletilemez bir güzelliktir artık; kar gibi soğuk, cam gibi mesafeli ve kırılgan! Kimi zaman insanın tüm güzelliğinin gözler önünde olmasına karşın yaşadığı bir şokla ruhu katılaşır. Böyle durumlarda güzelliği soğuk, kırılgan ve camın sembolize ettiği gibi aşılamaz bir koruma altındadır adeta. Kendi deneyimlerimden örnekle, yaşadığı kıskançlık krizlerinin ardından ruhunun kirlendiğini ve değersizleştiğini, iki yıl boyunca kendilerini kaskatı ve cam bir tabutta hissettiklerini söyleyen insanlarla tanıştığımı söyleyebilirim.
Bu masalda Pamuk Prenses’in yaş geçişleri üzerinden yaşam gelişim evreleri de anlatılmaktadır. Yaş geçişlerinin anlattığı şey daima eskinin öldüğü, yeninin hayat bulduğudur. Yüce Doğa Ana açısından da olması gereken gelişime uygun olarak cücelerin zamanı gitgide bitmektedir. Aksi takdirde Pamuk Prenses olgun, bağımsız bir kadın olamaz, tüm yaşamını cücelerin hakimiyetinde sürdürürdü. Bu durumda da tanıdığı tüm erkek figürleri küçültülmüş “Cüceler”le sınırlı kalırdı.
Peki ya bu arada Pamuk Prenses kaç yaşına gelmiştir dersiniz? Yedi yaşında evden kovulmuştu. Yedi cücenin yanında, yedi dağın ardında yirmi bir olmasa bile on dördüne gelmiş olmalı. Masal sembolleri arasında “yedi” sayısı her defasında kendi içinde saklı bir kesiti işaret eder. Tıpkı yaradılışın yedi günü gibi, ama asla kesin yıl ifadesi değildir. Diğer yandan Kraliçe’nin Pamuk Prenses’i öldürme girişimlerindeki korse bantları ve saç sembolleri de onun artık bir çocuk olmadığını, görünüşüne ve saçlarına önem vermeye başlayan genç bir kadın olduğunu göstermektedir. Hoş, zaten yedi yaşında bir çocuk olarak da Kraliçe’yi bu kadar kıskandırması pek mümkün değildir, hem de masalda yer aldığı gibi kısa bir süre içinde genç bir kadın olma yolunda gelişiyor olsa bile… Diğer yandan yedi yaşında bir çocuk yedi cücenin tüm ev işlerini yapamaz, onların hakimiyetinde de yaşayamaz.
Pamuk Prenses çok uzun yıllar bir tabutun içinde yatar. Masalın anlattığına göre, onu kimse ayartamaz, körpeliği, al yanakları ve abanoz ağacı karası saçlarıyla capcanlı görünmektedir.  Ta ki Prens gelene dek… Bu sefer ki erkek figürü cüce değil yetişkin bir erkektir ve cücelerin evinde bir gece konaklamak ister. Cam tabuttan Pamuk Prenses’i görür görmez güzelliğinden öyle etkilenir ki, sorgusuz sualsiz onu da yanında götürmek istediğini, karşılığında Cücelere istedikleri her şeyi vereceğini söyler. Bu delikanlının ruhunun, ihtiraslı Eros’un eline geçtiğini görüyoruz. Yoksa ne kadar güzel olursa olsun, ölü bir kadın için kim böyle duygular besleyebilir! Cüceler pazarlığa tutuşmadan, karşılığında hiçbir şey almaksızın Pamuk Prenses’i verirler. Tabii ki Prens’in uzun uzun “ O zaman bana hediye edin, bundan böyle Pamuk Prenses’i görmeden yaşayamam. Onu onurlandırmak ve biricik sevgilim olarak onunla olmak istiyorum!” diye yalvarmaları Cüceleri ikna eder. Artık Cüceler bunun çılgınlıktan ötesi, dahası aşk olduğunu anlarlar.
Kaderin cilvesi, Doğa Ana’nın lütfu üzerine Pamuk Prenses bir kez daha ölümden döner.
Cam tabutun içinde ölü gibi yatıyorken, her ne kadar ruh güzelliği yüzüne yansısa da Prens’in ona karşı hissettikleri şüphesiz delilik. Böyle bir deliliğin de kendiliğinden çözülmesi mümkün görünmemektedir. İşte masalın bu noktasında bir şeyler devreye girmelidir ve girer de. Cam tabutu taşıyan hizmetlilerin ayağı tökezler ve ani bir sarsıntıyla, zehirli elma Pamuk Prenses’in boğazına takıldığı yerden çıkıverir ve genç kadın gözlerini açar. Belki de hizmetliler tökezlediğinde Pamuk Prenses ile aynı anda, Prens’in de ruhunda bir sarsıntı olmuştur, kim bilir! İşte bu tam da çocukken ağzımız açık hayretle dinlediğimiz andır. Zaten masalın bize vermek istediği ders de budur; Koşulsuz sevgi en büyük kıskançlığı dahi alt eder! Yaşadığı şaşkınlığı atlatınca ilkin “Benimlesin” der Prens Pamuk Prenses’e ve devam eder “ Seni dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum. Benimle birlikte babamın yaşadığı saraya gel, eşim ol!” Pamuk Prenses kabul eder ve hemen düğün dernek kurulur. Ölü gibi yatan Pamuk Prenses’e aşık olan biri elbette üvey annesinin kıskançlığının lanetiyle de başa çıkacaktır.    
Tekrar “hoşgörü Prensibi” etkisini göstermeye başlar; yüce “Doğa Ana”, kötü üvey annenin neden olduğu her şeye karşı galip gelir; kıskanç Kraliçe’de vücut bulan tüm kötülüklere karşı zafer Doğa Ananındır.
“Düğüne Pamuk Prenses’in Allahsız üvey annesi de çağırılır” diye anlatır masal. Yani kıskançlığın ele geçirdiği ruhu Allahsızlıkla niteler. Tam tersi bir düşünceyle, Allah inancını, sunduğu hayata, tüm güzelliklere minnettar olmak ve kıskançlıktan uzak durmakla birleştirir!
Düğün günü gelip çattığında, Kraliçe Prens’in kiminle evleneceğini bilmeden giyinip kuşanır, düğüne katılmak için hazırlanır. Eşsiz güzelliğini sergileyecek elbiselerinden birini giyinir ve aynasının karşısına geçer, bir kez daha en güzel olduğunu duymak ister. Fakat aynanın cevabı karşısında yıkılır;
“Sizsiniz Kraliçem en güzel buralarda,
Ama genç Kraliçe sizden güzel bin kat daha!”
Kraliçe’nin kendini idrak biçimi ve kendine biçtiği değer, eşsiz ve en güzeli olmak üzerine kurulduğundan varlığını tehdit eden korkulara kapılır. Kendinden daha güzel genç bir Kraliçe’nin varlığı onun yok olma tehlikesidir. “Öyle bir korkuya kapılmış ki, yüreği ağzına gelmiş.” Kendini yıkık, değersiz, perperişan hisseder, düğüne gitmekten ilkin vazgeçer. Fakat can çıkar huy çıkmaz; en güzeli olmak ya da büsbütün var olmamak fikriyle Kraliçe düğüne katılmaya karar verir!
Kıskançlık kemirmeye devam eder içini. Şimdiye dek hiç yalan söylememiş aynaya rağmen, genç Kraliçeyi kendi gözleriyle görüp güzelliğini kıyaslamak ister. Masaldan anlaşılan o ki, genç Kraliçe’nin kim olduğunu tahmin edememektedir. Çünkü genç Kraliçe’nin Pamuk Prenses olduğunu gördüğünde korkudan dona kalır. O, genç Kraliçe’yi tahmin edememiş olsun, onun kim olduğunu herkes bilir ve düğüne katılacağını tahmin eder. Çoktan kızgın pabuçlar hazırlanmıştır ve onları giyip ölene dek dans etmesi istenir.
Diğer pek çok cinayet teşebbüsleri gibi bu cezayı da elbette günümüz şartları altında tartışmayacağız. Fakat bizleri düşünmeye sevk eden bir somutluk ve sembolizm içermektedir; Hayat monotonlaştığında, bireyin hayatının kendisi için bir değeri kalmadığında, salt kendisi için şarkı söyleyip dans edecek bir şeyleri yoksa, başkalarının dansına katılmak kendini ele geçiren, yiyip bitiren kıskançlığa karşı gerçek bir ilaç olamaz mı?
Bireyin kendini salt en güzel veya en iyi olarak tanımlama hakkı vardır elbette, fakat bu onun ayaklarının yere sağlam basmasına engel olacaktır. Onu başkalarından gelecek saldırılara açık ve daha kırılgan yapacaktır. Ayrıca masalında bizlere söylediği gibi, perperişan ve hastalıklı şekilde kendi yansımasına bakmak yerine, sevginin, cücelerin ve hepsinden önce Prens’in gözünden capcanlı, şifalı bir yansımaya bakmak da mümkün aslında. Yani Gabriela Mistral’in dediği gibi; “ Bana baktığında güzelleşiyorum.”
Güzellik söz konusu olduğunda başkalarının da varlığına izin vermek ya da başkalarının güzelliğinde de var olmak kıskançlığı lüzumsuzlaştıran iyi bir sebep olabilir: Çünkü böylelikle birlikte güzel olmak, birlikte dans edebilmek mümkün kılınır. Pamuk Prenses ve üvey annesi ruhsal olarak birbirlerinin zıt kutuplarıdır. “Günahsız” Pamuk Prenses için üvey annesi kıskançlığı ve kıskanılacak bir değer olmayı anlamasını sağlayan bir olanaktır. Aynı zamanda da özgürleşmesi yolunda kendi içinde ve kendine karşı bir kopuş ve kendini kanıtlama girişimi de sağlamaktadır. Üvey anne için ise çözüm ancak Pamuk Prenses’i öldüresiye kıskanmak yerine, kendi çocuğu gibi görmesi olurdu. Pamuk Prenses’i kendi bedeninde gelişip şekillenmesini isteyebileceği “Tanrı hediyesi” bir çocuk olarak görüp, böylelikle fiziksel ve iç güzelliğini de kendine mal edebilirdi.


Çev: Merve Öztürk

                   
Riedel, Ingrid, Spieglein, Spieglein an der Wand - Maerchen vom Neidrn und Gönen

Patmos Verlag September 2012, Auflage1, Schneewitchen, Seite 115 - 139

C.G Jung



Çevirmen: Merve Öztürk






Tüm Yayın Hakları sozelti.com tarafından saklı tutulmaktadır.
Yazıların izinsiz olarak çoğaltılması yasaktır. Yazıların üçüncü kişilere verilmesi, izinsiz olarak çoğaltılması ve kaynak gösterilmeden kullanılması halinde hukuki işlem hakkını saklı tutarız
Copyright by Sozelti
chaussure foot polo ralph lauren chaussure marque Chaussure nike Bijoux nike roshe run femme nike blazer lunette soleil chaussure femme nike roshe Air max nike lunette soleil carrea nike air force nike chaussure adidas yeezy chaussure new balance lunette soleil oakley nike huarache Chaussure asics nike air huarache
Asics lunette de soleil oakley scarpe asics nike free nike roshe hogan Scarpe nike air force Puma Chaussure puma nike presto scarpe Puma Scarpe Adidas adidas femme Scarpe nike huarache chaussure reebok Scarpe Scarpe hogan nike shox
michael kors Ray ban nike huarache Adidas Scarpe Abbigliamento Asics nike flyknit scarpe converse Scarpe air jordan scarpe da calcio nike free nike cortez nike roshe air max